19 Kasım 2011 Cumartesi

Mersin'den Şampiyonlar Ligi'ne Bakış

Trabzonspor, milli maç için verilen aradan sonra Mersin İ.Y. maçıyla tekrar lige dönüş yaptı. Doğrusunu söylemek gerekirse düşük tempoda ve az pozisyonla geçen maçta ortaya çıkan sonuç her iki takımın da hak ettiğini kendilerine verdi, yani birer puanı. İlginç olan karşılaşmanın karşılıklı atılan iki golünün de takımların kendi kalelerine atıtığı goller olmasıydı. Her ne kadar futbolun adaleti yok diye bir söylem sahalarda sık sık gerçekleşiyor olsa da, bu akşam futbol adaletli davrandı her iki takıma da. Hatta seyirciye bile adaletliydi futbol, gol pozisyonunun neredeyse olmadığı maçtan iki gol çıkardı futbolun adaleti.

Gelelim sahadaki oyuna. Maç her iki takım açısından da durgun ve yavaş başladı. Bunda lige verilen aranın yanı sıra özellikle Trabzonspor'lu futbolcuların fiziksel ve zihinsel yorgunluklarının da payı vardı. Giray ve Burak'ın sakatlıklarının geçmiş olmasıyla takımdaki yerlerini almaları, akıllarında belli ki İnter maçı olan bu futbolcuları oyuna kendilerini konsantre etmelerine yetmedi. Öte yandan maçın ilk yarısında Tolga her zamanki gibi dikkatli ve formda idi. Formda olan diğer oyuncular ise Serkan ve Alanzinho idi. Sezon başından beri sağ bekte yeterli performansı gösteremeyen Serkan orta sahada daha verimli olacağını ve burada oynamak istediğini söyler gibiydi. Ataklara yardımcı olmasının yanı sıra orta sahanın direncini de arttırdı. Alanzinho ise topu olumlu kullanıp oyunu dikine doğru oynadığı anlarda etkili oldu. Bu akşamın benim açımdan hayal kırıklığı yaşatan ismi ise Halil'di. Ne orta sahaya ne da hücum bölgesine yarcımcı olabilen Halil kaybettiği toplarla da rakibin atağa kalkmasına sebebiyet verdi.

Maçın hakeminin ve yan hakeminin ortaklaşa hatasıyla gelen Mersin İ.Y. golü, maça biraz hareket getirse de üretkenlik anlamında fazla birşey göremedik sahada. Şenol Güneş'in Adrian ve Volkan hamlesi Trabzonspor'un risk alarak hücum yapmasına yol açsada, golün gelmesini sağladı. Şunu tekrar belirtmeden geçemeyeceğim Adrian'ı kim seyretti, neden beğendi bilmiyorum ama ne bu maçta ne de başka bir maçta herhangi bir olumlu hareketini görmediğim bu oyuncu bırakın Trabzonspor'da oynamayı herhangi bir Bank Asya takımında bile oynayamaz. Golde yaptığı orta da kötü olmasına rağmen Moritz'in ters vuruşu sonucu top rakip ağlarla buluştu.


Bu akşam oynanan maç artık geride kaldı. Üzerinde fazla takılmamak lazım. Olası bir galibiyet durumunda Şampiyonlar Ligi'nde oynayacağımız İnter maçına daha moralli çıkacağımız bir karşılaşmadan şans eseri de olsa bulduğumuz bir golle en azından mağlup ayrılmamış olduk ve bu bir nevi moral olmuş oldu. Şimdi yapılması gereken takımın hem zihinsel hem de fiziksel olarak kendini Salı günene hazırlaması. Tarihimizin en önemli maçlarından biri bizi bekliyor ve gerek teknik heyet gerekse futbolcular bunun bilinciyle hareket ederek sorumluluklarını yerlerine getireceklerdir.


Burada taraftarımıza ve camiamıza da büyük bir görev düşüyor. Maça kadar manevi olarak takımımıza tam destek vermeliyiz ve maç günü de Avni Aker Stadyumunun tribünlerini tıka basa doldurarak takımımızın galibiyeti için elimizden gelen desteği vermeliyiz. İnter maçı sonrası her türlü senaryo konuşuluyor olabilir. Galip gelmemiz halinde grup'tan çıkma adına büyük bir adım atmış olacağız ama önemli olan bu maçta da kaybetmemek. En kötü ihtimalle berabere bitecek bir maç, Lille karşısında olası bir CSKA galibiyeti ile en azından Avrupa Ligi biletini almamızı sağlayacaktır.

Saygı ve sevgilerimle,


Kuyumcu

12 Kasım 2011 Cumartesi

Ne Yapmalı?

Milli takımımızın dün akşam Hırvatistan karşısında ortaya koyduğu futbol ve kendi saha ve seyircisi önünde aldığı 3-0'lık yenilgi ne yalan söyleyeyim benim de beklemediğim bir sonuçtu. Benim kendimi savunacak mazeretim var zira ben Hırvatistan'ı son zamanlarda hiç seyretmedim ve değerlendirme imkanım da olamadı ama dün akşam gördüm ki bu iş için milyonlarca avro para alanların da benden pek bir farkı yokmuş, hatta onlar takımlarına bile benim kadar güvenmiyorlarmış. Burada hala daha ne başarısı olduğu için milli takımın başına getirildiğini bilmediğim Guus Hiddink'e değinmeden geçemeyeceğim. Geldiği zaman da söylediğim gibi, kendini kafa olarak emekli etmiş birinden medet ummak olsa olsa ahmaklıktır. Maç sonu açıklaması gerek bize gerekse yaptığı işe karşı olan saygısını ve bağlılığını bir kere daha gözler önüne serdi. Utanmadan sıkılmadan siz zaten Hırvatistan'ı yenecek bir takım değilsiniz ve bu sonuç ta gayet normal dedi ve Türkiye'yi şark olarak gören aşağılık Avrupa'lı tavrı ve düşüncesiyle de bizi duygusallıkla ve sistemsizlikle suçladı. İyi de, Allah'ın Hollanda'lı Montofonu, bu sonuçları almak için bizim sana ne ihtiyacımız vardı, yanındaki o Oğuz denen mal da gayet rahat bu sonuçları alacak kapasiteye sahip. Gerçi TFF'nin başkanı ve yöneticileri adam olsalar bu konuşmanın ardından seni orada tutmazlardı ama onlar hala şikecileri nasıl kurtarırızın derdinde olduğundan bu konuda pek yapacakları birşey yok gibi.


Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek gerek, dün akşam seyrettiğim Hırvatistan gerek oyun kurgusu gerekse oyun disiplini olarak mükemmel bir takım. Belki dünya çapında bir yıldızları ya da maçı tek başına alacak oyuncuları yok ama oyunun her alanında takım halinde hareket eden, takım halinde topun arkasına geçen, bloklar arası bağlantıyı çok iyi kuran bir takım Hırvatistan. Basketbol'daki alan savunması anlayışını futbola mükemmel uyarlamışlar. Bunun karşılığında da bize bir tane bile gol pozisyonu vermediler. Tabi bunda bizim oyuncularımızın ruhsuz ve etkisiz futbolunun da payı büyük. Hırvatlar dün akşam futbolun gerektirdiği bütün doğruları yaptılar ve belki de daha farklı kazanabilecekleri bir karşılaşmayı alınlarının akıyla ve bileklerinin hakkıyla farklı kazandılar.


Gelelim madalyonun diğer yüzüne, yani bizim milli takımımızın değerlendirilmesine. Balık baştan kokar misali, bağlı olduğu kurum olan TFF'nin asıl amacı olan Türk Futbolu'nu yönetme ve geliştirme işlevini yerine getirmek yerine, şike yapan kişi ve takımları korumayla ve kollamakla meşgul olması bu günlerin aslında çoktan habercisiydi. Önce şunu söylemek gerekir ki, dün akşam sahada bulunan futbolcuların hiçbir tanesi başarılı değildi ve giydiği o formanın hakkını da veremedi. Gerek yaşanan futbol dışı olayların yarattığı konsantrasyon bozukluğu gerekse teknik heyetin yaptığı oyuncu seçimi ve taktik hataların da bunda payı büyüktü. Fenerbahçe'li futbolcular büyük bir yıkım içindeler, idianame'nin açıklanmasıyla başlarına gelecek olanları sanırım en sonunda anlamış olacaklar ki tartışmasız son yıllarda yerlerinin en iyileri olan Gökhan Gönül ve Volkan Demirel yaptıkları hatalar ve sergiledikleri ruh haliyle dün akşam sahada olmamamları gerektiğini gösterdiler. Gerçi bu oyun anlayışı ve form durumuyla yerlerine başkaları oynasa da sonuç pek farklı olacak gibi durmuyordu ama yinede alternatif isimler daha doğru tercih olabilirdi. Bu düzensizlik ve yılgınlık içinde geçen senenin en iyi savunma ikilisi olan ve maçtan önce mantıklı tercih olarak gözüken Giray-Egemen tercihi bile maya tutmadı. Gerçi en az 1 senedir bu bölgede beraber oynamaları gereken bu ikilinin ancak bu maçta böyle bir şans yakalamış olması da ayrı bir tartışma konusu.


Akşamki maçı aslında takım olarak değil de millet olarak kaybettik. Bu mağlubiyet sonuç olarak Türkiye'nin kaybetmesi anlamına geliyor ama hala bunu idrak edemeyenler var. Tuttukları takımın formasıyla maçları seyreden seyircilere alışık olduğumuz bir gerçek, ama bunu milyonların gözü önünde, yorumculuk adı altında yapanları gördükçe insan kendini tutamıyor. Şikeci Aziz Yıldırım'ın yalakalığını yapmasına alıştığımız Rıdvan Dilmen'in düzenli yaptığı Metris ziyaretlerinde ne tür talimatlar aldığını anlamak için dahi olmaya gerek yok. Yenilen ilk iki golde en büyük sorumluluğun Gökhan Gönül ve Volkan Demirel'e ait olduğu apaçık ortada iken, tasmasını elinde tutanların da beklentilerini boşa çıkarmamak için her fırsatta Trabzonspor'lu futbolculara ve taraftara çamur atması dikkatimizden kaçmadı. Taraftara küfür eden Volkan'ı savunması da herkesin kendi gibi olduğunu düşünmesinden ötürü olmalı. Şunu bilki Rıdvan efendi insanlar kendilerine küfür edenlere tepkisiz kalmaz ama sende bunu anlayacak ne kapasite ne de karakter var. Dedik ya balık baştan kokar. Maalesef futbolumuz, son yaşanan olaylarda da görüldüğü üzere mafya'nın ve çetelerin eline teslim edilmiş. İş adamı kılığındaki kan emicilerin kendi çıkarları ve maddi manevi kazanımları için ellerinde oyuncak olmuş. Bu düzenin milli takıma yansıması da kaçınılmazdı. Milli takımımızın dün akşam içine düştüğü durum bir kez daha gösterdi ki, Türkiye'de futbol bitmiştir hem de tüm sistem çökmüştür ve ne yazık ki altında da Türk insanı ve futbol seyircisi kalmıştır. Artık yetkilerin sorumluluklarının bilincine varması ve gerekli adımları atması gerekmektedir. Artık çok geç olamadan birşey yapılmalı demeyeceğim zira artık çok geç. Bu enkaz temizlenmeli ve yeni bir düzen kurulmalıdır. Bu düzen de adil ve tarafsız olmalıdır.


İlk yapılması gereken sen ben kavgasını bırakıp yanlışların tesbit edilmesidir. Teknik ve sistem konularına girmeden genel olarak şöyle özetleyebilirim yapılması gerekenleri.
1) Milli takım teknik heyeti tamamıyla değiştirilmeli, yerlerine hak eden kişiler getirilmeli
2) Milli takım oyuncularına pirim verme sistemi ortadan kaldırılmalı. O formayı para için değil onur için giyenler seçilmeli.
3) Ahbap çavuş ilişkileri ile oyuncu ve teknik yardımcı seçimine son verilmeli.
4) Hak edene forma teslim edilmeli. İlle oyuncunun İstanbul'un malum 3 takımına transfer olması beklenmemeli (örnek egemen).
5) Milli takıma artık bir oyun şablonu yerleştirilmeli ve alt yapılarda da aynı sistemle oynanmalı.
6) Milli takımlar arasında gerçekçi bir bağ kurulmalı, herkesinkendi başına buyruk hareket etmesi ve milli takımı yolunacak kaz olarak görmeleri engellenmeli.

Bütün bunlar yapıldıktan sonra daha detaylı çalışmalar ve sistemin yeniden kurulması işleri yapılabilir ama sanırım ilk önce yaılması gereken ise gerçekten de bunları istemek ve kendimize yalan söylemeyi bırakıp gerçekleri görmek. Kendimizi dev aynasında görmeyelim ama gücümüzün ve potansiyelimizin de farkında olalım. En azından Alman'ların neyi doğru yaptığını araştıralım ve üstüne bir model oluşturalım. Binlerce Türk gençi içinden onlarca futbolcu çıkarıyorlarken, biz milyonlarca Türk genci'nin içinden bir milli takım çıkaramıyoruz ve onların yetiştirdiği futbolcuları kapıp hazıra konmak yerine kendi futbolcularımızı yetiştirelim.


Ulu Önder M. Kemal Atatürk'ün de söylediği gibi; ''Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur''.


Saygı ve sevgilerimle,


Kuyumcu



3 Kasım 2011 Perşembe

Çekirge Yine Sıçradı.

Şampiyonlar Ligi'ne deplasmanda Inter galibiyeti ile başlayan Trabzonspor, aldığı galibiyetle, kendinden beklenmeyen şekilde çıtayı yükseltmiş ve maçlar başlamadan önce yapılan tahminleri boşa çıkarıp gruptan çıkma yönünde beklentileri attırmıştı. İlerleyen maçlar durumun pek o kadar da umut verici olmadığını ve ayaklarımızı yere daha sağlam basmamız gerektiğini öğretti bizlere. Önce sahamızda Lille ile berabere kaldık, daha sonra CSKA'ya deplasmanda boyun eğdik ve bu akşam aslında hiç te hak etmediğimiz 1 puanla ayrıldık kendi sahamızda oynadığımız maçtan. Bu akşam oynanan oyun da gösterdi ki bu takım bu ligi kaldıracak oyunculardan oluşmuyor ve alınan bu 5 puan bu kapasitede bir takım için aslında büyük başarıdır.


Maça gelince çok detaya inmeden bazı istatistikler vereceğim ve yapılan hataları anlatmaya çalışacağım. CSKA'nın kaleye atılan 11 şutunda 6'sı isabetli olurken bu rakam Trabzonspor'da 6'da 2. Maçta önde olduğumuz tek istatistik ofsayt alanında. 9 ofsayta düşen oyuncularımız toplamda 28 ofsaytla Şampiyonlar Ligi'nin bu alanda açık ara lideri konumunda. Topla oynama oranlarıda rakibin lehine, yüzde 48'e, yüzde 52. Kendi sahanızda oynadığımız bir maçta istatistikler rakibi gösteriyorsa, maçın berabere bitmiş olması kayıp değil, kazançtır.

Maç 90 dakika boyunca CSKA'nın kontrolünde ve baskısında geçti. Yakaladıkları yüzde doksan dokuzluk gol pozisyonlarını Tolga'nın yerinde müdaheleleriyle bertaraf ettik. CSKA 10 kişi kaldıktan sonra bile birçok tehlikeli pozisyon yakaladı kalemizde. Bizim ise son dakikada yakaladığımız direkten dönen pozisyon dışında, Alanzinho'nun getirip içeri boş iki arkadaşına pas vermek yerine cılız bir şutla kaleciye teslim ettiği pozisyon dışında pozisyonumuz yok. Diğer dikkat çeken nokta ise takımın organize hiçbir atak geliştiremiyor olması. Tamamen bireysel becerilere bırakılmış olan hücum etkinliği, bu becerinin eksikliği yüzünden takımı sürekli uzun pas yapmaya zorluyor. Dün akşam da görüldü ki, atılan uzun paslar rakip savunma arasında tek kalan Burak'ı golle buluşturmaya yetmiyor. Savunmanın baskısından kurtulmaya çalışan Burak ta, ya ofsayt pozisyonunda yakalanıyor ya da rakibe faul yapmak zorunda kalıyor.


İsimlere takılmadan genel oyun değerlendirmesi yapacak olursak ( isimlere takılmadan diyorum zira aynı isimleri yazmaktan artık cidden sıkıldım) bu gibi zorluk dercesi yüksek maçlarda ne yaptığını bilen bir takıma karşı oynuyorsanız, ilk yapmanız gereken şey orta sahanızı ayakta durabilen ve oyunun her iki yönünü oynayabilen oyunculardan oluşturmanızdır. Maalesef Trabzonspor orta sahası aldığı topları olumlu kullanamayan ve top kazanmada da zorluk çeken oyunculardan kurulu. Ne hücum, ne de savunma anlamında katkıda bulunmayan oyunculara yüklenen sorumluluk onları da iyice eziyor artık. Yeni bir takım olmanın ve henüz birbirine alışamamış olmanın verdiği dağınıklık yüzünden oyun içinde birlikte hareket edemiyorlar. Sanki herkes kendi başına oynuyor gibi. Hücum bölgesine de, savunma bölgesine de yardıma gelemiyorlar. Bu da hatlar arası kopukluğa ve oyun bütünlüğünün bozulmasına yol açıyor. 


Orta sahanın savruk ve dengesiz oyununun yanında savunmanın olumlu, ve can siparane oyunu, Tolga'nın muhteşem kurtarışlarıyla birleşince bugün savunma üstüne düşen görevi fazlasıyla yapmış oldu. Ağır adamlardan kurulu olan savunmamız, ilk maçta yaptıkları hatalardan aldıkları dersle, araya atılan toplarda daha dikkatli olmalarına rağmen, yinede Love ve Doumbia'ya pozisyon verdiler. Bunda, kendilerinden çok o pasların atılmasına izin veren orta sahanın hatası vardı. Buna rağmen gol olmamış olması Tolga'nın üstün performansının bir sonucuydu. Buradan, Tolga ve Giray'a alınan 1 puan için teşekkür etmeliyiz. 


Takımın bir diğer olumsuz yanı ise hücumun sadece atılacak uzun toplar sonucu Burak'ın savunma arkasına yapacağı koşularda bulacağı gollere endeksli olması. Bu yüzden takım şu anda bu ligin açık ara ofsayt lideri. CSKA 10 kişi kaldıktan sonra bile rakibin üstüne fazla adamla gidemedik. Bu devirde bu denli çağdışı bir hücum anlayışı görüldü ki CSKA gibi zayıf savunması olan bir takım karşısında bile işe yaramıyor. Hücumda Burak'a mutlaka destek gitmeli, oyun kanatlara yayılmalı ve kenar ortalarla da gol aranmalı. Savunmalar en çok hatayı yandan gelen ortalarda yaparlar, bu durum mutlaka değerlendirilmeli ve bu yönde atak organizasyonları geliştirilmeli. Göbekten verkaçlarla ve adam eksilterek hücum edilmeli ve rakip Bir oyucuya atılan uzun toplara rakip savunma kademeli durarak ve bekleyerek çok rahat müdahale ediyor. Yukarıda saydığım değişik hücum zenginliği yaratılabilirse rakip savunmaların dengesi de muhakkak bozulacaktır.


Şimdi geriye iki karşılaşma kaldı. Sahamızda oynayacağımız İnter ve deplasmanda oynayacağımız Lille maçları. Bu kadro düzeni ve oyun sistemiyle bu maçlardan puan almamız anca bu akşamki gibi savunma ve kaleci gayretiyle mümkün olabilir. Bu akşam çekirgenin bir kere daha sıçradığını düşünürsek, bu iki maçta bir kere daha sıçrama ihtimali ne kadardır bilemem. Şikeli ligimizdeki vasat takımlar karşısında bile zorlanan bu orta saha ile bir İnter mucizesi daha gerçekleşir mi, onu da bilemem. Bunun bilincinde olur ve buna göre bir takımla çıkar ve haddimizi bilerek oynarsak ne ala, yok ben bildiğimden şaşmam, dediğim dedik çaldığım düdük dersek sonumuz hüsran olur.


Dost acı söyler demişler. Bana soracak olursanız çekirgenin artık sıçrayacak hali de, şansı da kalmadı. Çok geç olmadan tedbir alıp ona göre davranmalı. Bundan sonrası sana kalmış artık Şenol Hocam.


Saygı ve sevgilerimle,


Kuyumcu




30 Ekim 2011 Pazar

Çifte Bayram

Bu sezon hazırlık maçları, avrupa kupaları ve lig'de oynadığı toplam 20 karşılaşmanın 11'inde rakipleriyle yenişemeyerek beraberlikler takımı haline gelen Trabzonspor, bu yöndeki istatistiklerine bir artı daha katıyordu ki, 90+3. dakikada sahneye, takımın ve de maçın en iyi adamı Halil Altıntop çıktı. Önce orta sahada iki rakibiyle boğuştu, daha sonra onlardan kurtardığı topla 40 metre depar attı, Henrique ile yaptığı duvar pası sonucunda kaleci Karcemarskas'la karşı karşıya kaldı ve kalecinin solundan yaptığı düzgün vuruşla takımına galibiyeti ve 3 puanı getiren golü kaydetti. Bu gol takıma 3 puanın yanı sıra CSKA maçı öncesinde büyük de bir moral getirmiş oldu. Aynı zamanda Burak olmazsa bu takım maç kazanamaz ön yargısını da yıkarak bu takımın Burak'sız da maç kazanabildiğini gösterdi. Sanırım bu maçtan sonra Trabzonspor'lu futbolcuların kendilerine olan güvenleri yerine gelmiştir.


Şenol Hoca sahaya önceki karşılaşmalara oranla biraz daha dirençli bir takım sürdü. Kalede her zamanki gibi Tolga yer aldı, savunma Celutska, Giray, Glowacki ve Cech'den oluştu. Daha önce de defalarca bahsettiğim gibi mevcut kadro içinde bu takımın çıkarabileceği en iyi savunma kurgusu budur. Şenol hoca şayet bu oyuncularda ve düzende ısrar eder, maçın başında ya da ilerleyen dakikalarında Celutska'yı sol beke alıp Serkan'ı onun yerine alma sevdasından vaz geçerse, hem savunma birbirine alışır hem de yapılan hatalar azalır. Böylece dün olduğu gibi takım gol yemeden bir maç tamamlamış olur. Takım lig'de oynadığı  karşılaşmalarda Eskişehir maçından sonra ilk defa bir karşılaşmada gol yemedi.


Her iki maçta da Alanzinho'nun ilk 11'de olmaması ve takımın gol yememiş olması size tesadüf olarak gelse de, bana futbolun gerçeği olarak geliyor. Zira ufak bir çocuk fiziğinde ve kuvvetinde olan Alanzinho, sahada hiç mücadele etmeyen ve takım savunmasına hiç yardımcı olmayan Adrian ile birlikte orta sahada oynayınca rakip takımlar orta saha üstünlüğünü ellerine geçirip sıkıntı içindeki Trabzonspor savunmasını zor durumda bırakıyorlar. Aykut'la güçlendirilmiş olan orta saha bu maçta bunun olmasına izin vermedi ve Antep gibi güçlü bir takıma nispeten daha az gol pozisyonu vererek maçtan galip ayrılmasını bildi. Burada bir parantez de Adrian'a açmak istiyorum. Sezon başında büyük ümitlerle transfer edilen, Jaja gibi bir yıldızın boşluğunu doldurması beklenen Polonya'lı, şu ana kadar oynadığı oyunla bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Kötü bir futbolcu olduğunu düşünmediğim Adrian ya üzerindeki baskıyı kaldıramıyor ya da ondan beklenenle onun verebilecekleri örtüşmüyor. İlerleyen haftalar bu konuda daha sağlklı yorumlar yapmamıza izin verecektir. Orta sahanın sağında oynayan Serkan diğer maçlara göre nispeten kıpırdanmış olsa da, ayağına gelen topların çoğunu geri ya da yan pas olarak kullanmaya devam etti. İddaa ediyorum, Sapara, Serkan'dan çok daha iyi futbolcu ve şans verilirse ondan çok daha faydalı olcaktır. Sahaya sonradan dahil olan Alanzinho, sevgili Olcay Çakır'ı haklı çıkarmak istercesine olumlu işler yaptı ilk defa. Bunda rakibin yorulmuş olmasının katkısı da yok değildi, ama golden önce yaptığı baskı, ve Henrique'ye attığı gollük pas, son 20 dakika oyuna giren bir Alanzinho'nun gardı düşen takımlara karşı işe yarayabileceğini gösterdi. Trabzonspor, dün 3 puandan daha önemli birşey kazandı Antep'te. Aykut, şayet kendinde ısrar edilmeye devam edilirse hem Trabzonspor'a, hem de milli takıma uzun yıllar hizmet edebilir. Güçlü fiziği, isabetli pasları, sert şutları ve mücadeleci yapısıyla benim son yıllarda izlediğim en komple futbolcu Aykut. Kesinlikle bu takımın orta sahasında olmalı.


Burak'ın yokluğunda ve Vittek'in sakatlığında zoraki oynatılan Brozek, kendine verilen belki bu son şansı da iyi değerlendiremeyerek, devre arsında bu takımdan gitmeyi garantilemiş oldu. Maçın başında Adrian'ın attığı mükemmel uzun topu kontrol etmek yerine doğrudan kalenin üstünden dışarı yollayarak bu takımın forveti olamayacağını bir kez daha ispatladı. Henrique'nin oyuna girmesi bu bölgeye hareketlilik getirdi ve atılan golde Halil'e verdiği duvar pası da görülmeye ve takdire değerdi.


Özetlemek gerekirse her iki takımında maçı kazanacak pozisyonlar bulduğu ve denk güçlerin mücadelesi şeklinde geçen maçta, gaibiyeti son dakika da olsa Trabzonspor buldu. Bu sene son dakikaların yüzüne pek gülmediği Bordo-Mavililer böylece bu şanssızlığı da kırmış oldu. Golden sonra Giray'ın hocasına koşup sarılması ve maçtan sonra da O'nu çok üzdüklerini söyleyip, artık mutlu etmek istediklerini söylemesi sanırım bu takımın kimyası ve geçen seneki başarının sebepleri hakkında bir ipucu vermiştir herkese.


Herşeye rağmen kazanmanın güzel olduğu gerçeği ile, Cumhuriyet'imizin 88. yıldönümünde alınan galibiyet tüm camiamıza hayırlı olsun. Daha nice galibiyetlerde ve nice 29 Ekim'lerde mutlu olmak dileğiyle,bize bu anlamlı günde çifte bayram yaşatan futbolcularımızı ve teknik ekibimizi tebrik ediyorum.


Saygı ve sevgilerimle,

Kuyumcu